Çiti Yapamadık Şerit Çektik; Sözü Sevdik Ağacı Deldik!
Biz ki; doğayı, yeşili, ağacı, kuşu, insanı, hulasa kâinattaki her zerre canı aziz bilen bir kültürün evlatlarıyız. Hani o meşhur kelam-ı kibarda denildiği gibi: "Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü..."
İşte bu muhabbetle, ne zaman ruhumuz daralsa, ne zaman bir nebze dinginlik arasak ayaklarımız bizi o muazzam, o mübarek manevi atmosfere; Seyyid Battal Gazi Külliyesi’ne götürür. Hele oradan aşağıya, canım Seyitgazi’ye doğru bakıp o eşsiz manzarayı seyretmenin verdiği huzur, hangi kelimeye sığar?
Hafızamda hâlâ o çocukluk günlerinin saf, temiz kokusu var... Koltuğumuzun altına küçük bir termos ya da fedakar bir piknik tüpü sıkıştırıp, külliyenin gölgesinde demlenen çay eşliğinde memleketi izlediğimiz o demler... Unutmak ne mümkün! Tabii o manevi iklimin gölgesinde bile bile edebi, adabı unutup alkol alanlar da vardı elbet; sitemimiz, utancımız onlara dün de bakiydi, bugün de baki.
Neyse, dedik ya, niyetimiz yine geçmişi yad etmek, o kutsal tepede bir nefes huzur bulmaktı. Türbenin ilçeye bakan o güzelim yüzüne doğru adımlarken, birden karşımda ne görsem beğenirsiniz? Emniyet şeridi gibi çekilmiş bir bant!
"Hayırdır inşallah, bu neyin nesi?" derken, hafızam beni yanıltmadı; Seyitgazi Haberci’nin o haklı feryadı, yaptığı o uyarı dolu haber düştü aklıma. Hani diyordu ya haberde: "Buradaki çitlerin telleri yok, aşağısı uçurum, insanlar için büyük tehlike arz ediyor!"
Doğrusu safiyane bir niyetle, "Herhalde aradan geçen zamanda koca koca makamlar el ele vermiş, oraya yakışan estetik ve sağlam bir koruma çiti çekip meseleyi çözmüştür" diye bekliyordum. Meğer bizim buraların parlak dehaları, çözümü kökten bulmuşlar: Manzarayı tamamen kapatmak!
Yahu arkadaş; koskoca kaymakamlık var, dernekler var, bu memleketin ekmeğini yemiş dünyaca hayırseveri var... Oraya iki parça sağlam çit çakmak, tehlikeyi bertaraf ederken o muazzam seyir zevkini muhafaza etmek kaç dakikalık, kaç liralık bir iştir? Yakışıyor mu Seyitgazi’ye bu "yasakçı" vizyon? Yarın öbür gün Sayın Valimiz çıkıp gelse, burayı ziyaret etse; "Bu şerit neyin nesi?" diye sorsa, yüzünüz kızarmadan ne açıklama yapacaksınız? "Teli yapamadık, şeritle kapattık" mı diyeceksiniz? İlahi beyler, güldürmeyin dağları taşları!
Açıkça söylüyorum; bu işin sorumlusu hangi vakıf, hangi dernek ya da hangi makamsa, hepsi bu lakayıtlıkla artık radarıma girmiş durumdadır!
Ağaç canlı değil mi?
Gelelim ikinci ve daha da içler acısı olan "canlı severlik" muammasına...
Biz "canlıyı seviyoruz" diyoruz ama galiba bizim sevgi anlayışımızla, orayı tanzim edenlerin anlayışı arasında dağlar, uçurumlar var. Gözlerime inanamadım, vallahi bakarken içim sızladı. Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin o ruhumuza şifa olan, gönül gözümüzü açan Divan-ı Hikmet’inden nasihat dolu sözleri almışlar, asmışlar. Güzel mi? Elbette baş üstüne... Ama nasıl asmışlar biliyor musunuz? Götürüp o canım çam ağacının gövdesine acımasızca vidalamışlar!
İyi de a güzel kardeşlerim, o dalından yaprağına kadar nefes alan çam ağacı canlı değil mi? Canı yanmaz mı? Hikmetli sözle irşad etmeye çalıştığınız insanoğluna, canlı bir ağaca çivi çakarak, vida sıkarak mı örnek olacaksınız? Bu neyin nesidir, nasıl bir tezat, nasıl bir şuur tutulmasıdır?
Sözün özü; o şeritleri oradan kaldırıp adamakıllı bir çit yapın ki insanımız manzaradan mahrum kalmasın. Ve o mübarek sözleri, canını acıttığınız o güzelim ağaçların gövdesinden derhal sökün! Bilinsin ki; ne hikmet dilsiz tahtada, çivili ağaçta durur; ne de Seyitgazi’nin dertleri böyle geçici şeritlerle örtülür.
Eleştirdik, iğneyi batırdık ama bardağın dolu ve çok güzel bir tarafı da var; hakkı teslim etmek, güzel işleri tebrik edip daha da güzelleştirmek bizim şiarımızdır.
Külliyemizde ikram edilen o meşhur Battal Gazi aşından bahsediyorum... Kısmetse önümüzdeki cuma günlerinden birinde ben de gelip o bereketli aştan yiyeceğim. Bu gelenek, bu ikram gerçekten o manevi iklime çok yakışıyor ve takdiri sonuna kadar hak ediyor.
Ancak madem külliyenin o şefkat dolu ruhundan, yardımlaşma kültüründen feyz alıyoruz, buraya vizyoner bir öneri ve tavsiye eklemeden geçmeyelim: Bu güzel aş ikramı neden sadece cuma günleriyle sınırlı kalsın?
Gelin bu bereketi her güne yayalım. Memleketimizde, Seyitgazi'mizde sessiz sedasız yaşayan ihtiyaç sahiplerimiz var, kapısı çalınmayı bekleyen yaşlılarımız, kimsesizlerimiz var. Belki de bir sıcak çorbaya, bir tas aşa her gün ihtiyaç duyan canlar yanı başımızda bekliyor.
Eğer bu hayır köprüsünü büyüterek her gün ihtiyaç sahiplerine aş çıkmasını sağlayabilirsek, işte o zaman Battal Gazi’nin ruhuna da, o kutsal mekânın maneviyatına da en yakışan işi yapmış oluruz. Unutmayalım ki gerçek ihsan, sadece belirli günlerde değil, her daim yaraya merhem olabilmektir.
Bizden söylemesi, gerisi iğneyi kendine batırması ve bu tavsiyeyi kulağına küpe yapması gerekenlerin bileceği iş...
Ne yaparsan yap AŞK ile yap...
AŞKAR
