Hangi Telden Çalıyoruz, Hangi Makamda Oynuyoruz?
Bizim Seyitgazi’nin havası sert, insanı mert derler ya hep… Vallahi eski toprakların o sözü başımız gözümüz üstüne de, şu son zamanlarda mertliğin, o eski harbi duruşun ayarını birileri biraz kaçırdı gibi. Eskilerimiz ne güzel söylemiş, ne ince bir çizgi çekmiş: "Düğün ile cenazede küslük olmaz." Doğrudur, asildir. Cenaze acıdır, dertler paylaşılarak azalır; düğün neşedir, mutluluklar paylaşılarak çoğalır. Buraya kadar her şey insani, her şey delikanlıca. Toplum olmanın, komşu olmanın yazısız kanunudur bu.
Ama yahu, benim şu fani dünyada oldum olası mantığımla duygularımı birbirine düşüren, bir türlü kafama oturtamadığım acayip bir "Seyitgazi modası" başladı şimdilerde. Çarşıda pazarda görsen birbirinin gözünü oyacak adamlar, düğün salonunda pişti olunca anında "can ciğer kuzu sarması" kesiliyor.
Bakıyorum etrafa; dün birbirine en ağır lafları sayanlar, yüz yüze gelince kaldırım değiştirenler, sanki o nefret dolu sözleri kendileri söylememiş, o gıybet kazanını kendileri kaynatmamış gibi bugün düğün salonunda karşılıklı kaşık sallıyor! Kendine söven, sövüldüğü yere koşa koşa gidiyor; dün dövülen, bugün dövenin sofrasına bağdaş kuruyor. Yahu, hani sen dün bu adama demediğini bırakmıyordun? Hani bu adam seni kırmıştı, dökmüştü, haysiyetine dokunmuştu? Ne ara eline o tahta kaşıkları alıp da "Şekeroğlan" makamında karşılıklı göbek atmaya, omuz omuza vermeye başladınız? Hafızayı mı sıfırladınız yoksa gururu mu rafa kaldırdınız kışlık tarhana gibi? Karşılıklı kaşık vururken çıkan o "tık tık" sesleri, sanki karakterin pencerelerinden gelen çatlama sesleri gibi çınlıyor kulaklarımda!
Hele bir de şu bizim "Şehr-ül Emin" meselesi var ki, orası tam evlere şenlik, tam bir trajikomedi sahnesi! Seyitgazi tiyatrosu kurulsa, kapalı gişe oynar vallahi.
Arkanızı döndüğünüzde, kahve köşelerinde ya da tenha meclislerde maşallah herkes birer bülbül kesiliyor, mangalda kül bırakmıyor. "Şehr-ül Emin şöyle yaptı, böyle eksik bıraktı, koltuğu kapınca bizi unuttu, memlekete ne faydası dokundu ki..." Say say bitmez, serbest atış serbest! Hakaretin biri bin para. Ama o Şehr-ül Emin bir düğün salonunun kapısından girmesin, ya da bir cenazede kalabalığın arasında boy göstermesin… Dün arkasından demediğini bırakmayanlar bir anda en ön safta yer kapma yarışına giriyor.
Sövenler sıraya geçiyor, dün zehir zemberek laf edenler bugün karşısında asfalt yengeci gibi yan yan kıvırmaya başlıyor. "Aman başkanım, canım başkanım, buyurun baş köşeye başkanım" diye gerdan kıranları, ceketi iliklerken neredeyse iki büklüm olanları gördükçe, insanın gözü eldeki tahta kaşıklara değil, o rüzgara göre bükülen bellere, omurgasız bedenlere takılıyor. Dün aslan kesilenler, bugün Şehr-ül Emin’in gölgesinde kedi gibi uysallaşıyor. Yahu aslan dediğin kükrer, düğün salonunda asfalt yengeci gibi düz yürümeyi unutup yan basmaz! Şehr-ül Emin de bakıyor tabii bunlara, bıyık altından gülüyor. İçinden diyordur kesin: "Dün bana sallayanlar, bugün karşımda kaşık sallıyor. Ne güzel memleket!"
Be birader, siz ne ayaksınız Allah aşkına? Bir insanda delikanlı gibi, kaya gibi sarsılmaz bir duruş olmaz mı?
Elbette bu memleketin yükünü çeken, o özü sözü bir, harbi adamları da var. Onları görünce insanın içine su serpiliyor, "Hah" diyorsun, "Hâlâ bizden birileri var." Eskiler ne güzel demiş: "Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz." İşte o dik duranlar, gölgesi de kendisi gibi dümdüz, dosdoğru olan adamlardır. Rüzgar ne yandan eserse essin, "Kökü sağlam olan ağaç, fırtınayla eğilmez" misali, menfaat rüzgarlarına karşı dimdik dururlar.
O harbi delikanlılar düğün salonuna girdi mi, ne Şehr-ül Emin’e yaltaklanırlar ne de dün sövdüklerinin elini öpmeye kalkarlar. Kimseye eyvallahları yoktur. Onların duruşu "Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün" düsturunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Düğünde kaşık atacaklarsa da adam gibi, içlerinden geldiği için, o neşeye layık oldukları için atarlar; cenazede saf tutacaklarsa da kameralara değil, acıya ortak olmak için en samimi gözyaşlarıyla dururlar. İşte bu topraklara asıl bereketini veren, Seyitgazi’nin adını mert çıkaran o asil duruşlu yiğitlerdir. Onların varlığına saygımız sonsuz, önlerinde şapka çıkarırız!
Ama o diğer fırıldak tayfasına dönersek… Plan belli, taktik maktik yok, tamamen duygusal (!) ve bolca şov... Düğünde iki kaşık atıp neşeli görüneceksiniz, Şehr-ül Emin’e iki gülücük dağıtıp "Ben de buradayım, senin yanındayım" imajı vereceksiniz, reklamı ve şovu tamamlayacaksınız. Düğün salonunun kapısından çıktığınız an, arabanın marşına basar basmaz hemen arkasından yine başa sarıp gizli saklı köşelerde sövme-sayma seanslarına, serbest atışlara devam edeceksiniz...
Ya da cenazeye geleceksiniz; Tabutun ucundan çok kameraların açısını, telefonların flaşını kollayacaksınız... Musalla taşının önünde bile siyasetin, hesabın, kitabın kokusunu tüttüreceksiniz. Pes be birader, bari orayı rahat bırakın!
Kusura bakmayın ama yemezler. Bu numaralar bayatladı artık, Bu kadar bayat malı kimse tezgahına koymaz. Seyitgazi’nin toprağı da, o toprağın suyunu içmiş hakiki insanı da sahteliği, yapmacıklığı kaldırmaz. Bu topraklar riyakarlıkla değil, harbilikle yoğrulmuştur.
Bu sefer tam da o sahte meclislerin ortasına, kalbine, o kıvrak bellerin tam merkezine söylüyorum: Küslük bitsin, eyvallah, kin gütmeyin. Ama barışacaksanız adam gibi barışın, silecekseniz geçmişi yüreklice silin. Eleştirecekseniz de gidin yüzüne karşı mertçe, delikanlıca söyleyin. Dün düşman bellediğinizle, bugün ufak tefek şahsi çıkarlar veya "aman benden bilinmesin, nemalanmam biter" korkusu için kıvırtarak oynamayın. Bir gün o kaşıklar elinizde kırılır, ortada kalırsınız.
Unutmayın ki şov biter, ışıklar söner, orkestra susar, reklamlar kapanır; günün sonunda insanın geriye sadece o dik duruşu, o sarsılmaz karakteri kalır. Yarın çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakarken, aynada kendinizi tıraş ederken utanmayacağınız bir yüzünüz, bükülmemiş bir beliniz olsun. O köklü çınarlar gibi dimdik yaşayın ki, gölgeniz de doğru dürüst olsun.
Bizden söylemesi… Biz bu yaşa kadar el freni patlamış kamyon gibi rüzgara göre savrulan, menfaat gördüğü kapıda fırıldak gibi dönen çok adam gördük; hiçbirinin adı hayırla anılmadı, arkalarından sadece güldüler. Kaşıkları alıp oynamasını da biliriz, acıyı paylaşıp susmasını da... Ama asıl marifet, o kaşıkları da o karakteri de hayat sahnesinde eğilip bükülmeden, delikanlıca tutabilmekte.
Harbi tayfanın yareni...
AŞKAR