Eyy Ruh, Geri Dön!
Bilinmez ki zaman mı hızlı aktı, biz mi menzile erken vardık... Eskiden bayramın bir adabı, düğünün bir usulü, efeliğin bir heybeti vardı. Şimdilerde ise nerede o meydanı inleten, toprağı titreten adımlar; nerede o yürekten kopan coşkular? Her şey bir makyaj, her şey bir vitrin süsü... İnsan içten içe sormadan edemiyor: O eski Seyitgazi bir daha gelir mi? Gelmez dostlar, gelmez... Meğer biz eskiden ne kadar güzelmişiz, ne kadar diriymişiz de kıymetini bilememişiz. Eskinin o samimi nefesi tükendi, yerini içi boş bir curcunaya bıraktı.
Ağustos sıcağında filizlenen o eski heyecanlar, eylülün ilk serinliğiyle demlenir; Seyitgazi’nin kurtuluş günü gelince dağ taş dile gelirdi. "Nerede o eski bir eylüller!" demek sadece bir iç çekiş değil, göz göre göre talan edilen bir mirasın ardından tutulan matemdir. Zaten zamanında bu samimi heyecanı koruyabilseydik, o köklü geleneği siyasetin ve kolaycılığın oyuncağı etmeseydik; Seyyid Battal Gazi’yi anma ve ilçenin kurtuluş etkinlikleri ulusal ve uluslararası platformda bir dünya markası olurdu. Ama biz ne yaptık? Büyütmek yerine cüceleştirdik, yaşatmak yerine şekilciliğe gömdük. "Bu gidişle sönük geçecek" demiştim; nitekim kehanet değil, acı gerçek tecelli etti. Eyy ruh, ne zaman kaçıp gittin bizden, ne zaman bıraktın bu meydanları yetim?
Efeler Çıktı Meydana..
Seyitgazi’nin kurtuluş günüdür dersin; davul zurna vurunca milletin göğsü kabarsın, dizler toprağa mühür vursun beklersin. Ama o da ne kahvehaneden bir ses, "Seyitgazi’nin efeleri, Ayvalı’nın namlı yiğitleri, Taşlık kadın folklor ekibi kenara mı itildi. Kırka’nın zeybeği zaten hayranlıkla izlediğimiz bizim canımız da ya Seyitgazi’nin zeybeği? Hem Kırka çıksaydı meydana, hem Seyitgazi vuraydı dizini yere! Bir kültürü güya parlatacağız diye ötekini toprağa gömmek hangi aklın, işidir? Bağın bir gülünü sulayıp diğerini kurutmak, kültür belediyeciliği değil ancak kültür acemiliğidir!" mırıldanmaları...
Vatandaş Yok, olanın da Coşkusu Yok!
Meydana bakıyorsun; ne bir esnafın yüzünde tebessüm var ne de o eski mahşeri kalabalık. Protokolün önüne çekilmiş bir kırmızı halı, üstüne kurulu bir çadır, tamam! "dostlar alışverişte görsün, takvime bir çentik atılsın" mantığıyla geçiştirilen kuru bir gün... Vatandaş yok, esnaf yok, heyecan hak getire! Hani derler ya; “Körler sağırlar, birbirini ağırlar.” Kurtuluş dediğin halkın bağrında 7'den 70 e kutlanır; halkın olmadığı yerde protokol kendi çalıp kendi oynasa, ne yazar?
Üstelik Büyükşehir Başkanımız da geldi gelmesine de şöyle bir boy gösterip sırra kadem basmış... Yahu Sayın Başkan, ateş almaya mı geldiniz, yoksa yolun üstüydü de bir uğrayayım mı dediniz? Sen ki bu toprakların gelinisin, İlçemize yolun düşmüş; saatine bakıp dakikası dakikasına ilçeye gelip gitmek hangi nezakete sığar? Yarım saat önce gelseniz, bir saat sonra ayrılsanız fena mı olurdu? Şöyle ilçenin tozlu caddelerinde iki adım atıp esnafla bir bardak acı çay içmek, vatandaşın hallice bir çorbasını kaşıklamak bu kadar mı ağır geldi? Yoksa yolları kaplayan o meşhur toz dumanını görüp, "Şehrül-Emin’e şikâyet yağmasın, millet dert yanmasın" diye mi usulca kayıp gittiniz? Milletin gözü yollarda kaldı; esnaflara bir içten selamı, bir hal hatır sormayı bile makamınıza fazla mı gördünüz? Yok yok sizi tanırız severiz, mütevaziliğinize de lafımız yok. Siz değil de bizim Şehrül Emin'in faturası size kesiliyor benden demesi...
Peki Milletvekillerimiz?
Gelelim milletvekillerimizin hallerine... Tören hengamesinde gözüm iki tanıdık isme takıldı: Jale Nur Süllü ve İbrahim Arslan. İkisini de dünden bugünlere bilirim; Jale Hanım’ı DSP dönemlerinden, İbrahim Bey’i keza SHP yıllarından tanırız. Eyvallah, ikisi de kendi kulvarında iyi, hoş insanlardır.
Malum, CHP ve Genel Başkanı tartışmaların, tepkilerin odağında, fırtınalı bir süreçten geçiyor. Hani insan bekler ki siyasetçi böyle zamanlarda kabuğuna çekilsin, gölgeden yürüsün. Ama Jale Nur Süllü ne yaptı? İl ve ilçe başkanını yanına aldı; çekinmeden, korkmadan, eleştirilerden kaçmadan adım adım esnafı gezdi, milletin elini sıktı, derdini ya da kendisine tepkiyi dinledi. Yiğidi öldür hakkını ver; bu dik duruşa ve cesarete açıkçası “Helal olsun!” dedim.
Peki, Yeni Parti Milletvekili İbrahim Arslan ne yaptı dersiniz? Kendisi esnafın dükkânına selam vermek, halkın tozunu paylaşmak yerine doğrudan Yeni Parti binasına geçti. Yahu İbrahim Bey, ayağına kadar geldiğin Seyitgazi’de vatandaşla iki kelam etmek, kahvedekilerin halini hatırını sormak bu kadar mı zordu? Ayda yılda birkaç kez buraya uğruyorsunuz zaten; gelmişken milletin içinde görünmek, halkla dertleşmek dururken parti binasının dört duvarı arasına kapanmak nedir? Siyaset, parti tabelasının altında değil, esnafın tezgâhında yapılır. Jale Hanım eleştirilerin odağında iken bile halkın arasına karışabiliyorsa, sizlerin bu çekingenliği nedir?
Yoksa sizde Şehrül Emin için kendinizi feda mı ettiniz?
Bu kutlamanın Sırrı!
Hani bazen dersiniz ki "Şu ulu çınar yıkılmaz, şu hocamız bu yoldan şaşmaz, hata yapmaz, o kaleyi korur." diye...
Binlerce öğrenci yetiştirmiş, Seyyid Battal Gazi Vakfı’na başkanlık etmiş, o kutlu Külliye’nin her bir taşını, her bir kemerini avucunun içi gibi bilen koskoca hocamız bile bu çağın yapay albenisine yenik düşmüş! İyimser olarak ilçemizin kurtuluş gününde için bir kutlama görseli hazırlatmış ki sormayın... Güya arkada haşmetli Seyyid Battal Gazi Külliyesi duruyor. Amma velakin şöyle alıcı gözüyle, dikkatlice bakınca anlıyorsun ki; bizim canım Külliye tuhaf bir şekil almış, orjinali buharlaşmış! Yerine yapay zekanın uydurduğu, ne taşı taş, ne kubbesi kubbe, ne de ruhu ruh olan garip bir mimari gelmiş!
Seyitgazi'nin kültür elçisi değerli hocam! “Terzi kendi söküğünü dikemez” derler de, senin elin o Külliye’nin harcında, duan o türbenin kubbesinde büyüdü. O taşların dilini, o mekânın şahsiyetini sen bilmezsen, yapay zekanın uyduruk tasarımına kurban edersen, başkası ne yapmaz? Siz bile o görseli bir kez olsun denetlemeden, "Yahu burası bizim Külliye mi?" diye sormadan paylaştıysanız, bu dijital rüzgar biz sıradan fânileri savurup nerelere atmaz? İnsan düşünmeden, biraz da acı acı tebessüm etmeden edemiyor işte...

Sonuç olarak “Ağacın kuruduysa, baltadan değil içindeki kurttan bil.” demişler.. Biz zaten Samimiyetimizi, gayretimizi, vizyonumuzu ve gerçeğe olan hürmetimizi; akıllı ekranlara, siyasi kinleşme ve kırmızı halılara kurban ettiğimiz gün kaybettik o asil ruhu. Biliyorum, o eski Seyitgazi bir daha geri gelmez; biz o güzel günlerin ardında kalan birer seyirciyiz artık.
Velhasıl biz yine de susmayacağız, Yine de avazım çıktığı kadar çağırıyorum: "Eyy ruh, geri dön!" diyorum.. Geri dön ki; insanın insana hürmet ettiği, sevginin ve barışın lafta kalmayıp sokaklara taştığı o diri günleri yeniden yaşayalım. Geri dön ki; makam koltuklarında oturanlar garip gurabanın, fakir fukaranın sofrasına samimiyetle bağdaş kurabilsin. Protokolün soğuk duvarları yıkılsın; gösterişsiz, engelsiz, yürekten bir kucaklaşma sarsın her yanımızı.
Biz o günleri özledik. Bir dilim ekmeğin bereketini, alın terinin ve emeğin paha biçilmez kıymetini bildiğimiz o temiz zamanları… İyiliğin bir vitrin malzemesi değil, hayatın doğal akışı olduğu; yardımlaşmanın sessizce ve gurur kırmadan yapıldığı o demleri…
Bugün etrafımızı saran sahte şovlardan, kameralara oynanan yapmacık gülücüklerden, içi boşaltılmış nezaketlerden yorulduk. Bize o eski diriliş lazım; içten, hesapsız ve kalpten gelen o ilk günkü heyecan kapımızı yeniden çalmalı.
Yeter ki maskeleri bir kenara bırakıp yüzümüzü yeniden gerçeğe, özümüze dönmesini bilelim.
İşte o zaman… Belki bugün, belki yarın, belki de düşlediğimizden çok daha yakın…
Biraz uzunca bir yazı oldu farkındayım, ama benim kitlem beni bilir! Kalemi aldık mı ayrılması güç oluyor... Aşkar, eğriye eğri, doğruya doğru der! Kimseden korkumuz, kimseden beklentimiz de yok. Sabırla ve samimiyetle bu yolculuğa sahip çıktığınız, kelamımıza omuz verdiğiniz için hepinize sonsuz teşekkür ediyorum.
AŞKAR